iletişim, halkla ilişkiler, hedef kitle, şirket-müşteri ilişkileri, kurumsal yayın, basın ilişkileri konularında ondört yıllık tecrübe + yüksek lisans eğitimi sırasında pekişen bilgiler + merak, okuma ve gözlem tutkusunun tetikledikleri... hepsi burada, hepsi ve fazlası :-)
Bir aydınlanma haritası dolaşıyor ortada... Kitap satışlarıyla son yerel seçimlerde CHP oylarının örtüştüğünü gösteren yukarıdaki harita yani. İlk bakışta "vay be", dedirtiyor insana. Oysa tüm ülkenin kitap okuma konusunda tam bir karanlıkta olduğunu biliyoruz aslında... 2008 yılından şu linke bir bakın isterseniz http://blog.milliyet.com.tr/turkiye-nin-kitap-okuma-aliskanligi/Blog/?BlogNo=90672 "Türkiye'de okuma alışkanlığına sahip kişi sayısı yaklaşık 40 bin" ya da, "yılda 6 kişiye 1 kitap düşüyor" diyor. Türkiye'de kitap okumaya ayrılan zaman, dünya ortalamasının üçte biri...UNESCO tarafından yapılan araştırmaya göre, Türkiye'de okuma alışkanlığı yok denecek kadar az. Avrupa'da yüzde 21 olan kitap okuma oranı, Türkiye'de sadece on binde bir. Türkiye, kitap okuma oranında dünya ülkeleri arasında 86'ncı sırada yer alıyor. Gelelim bir de okunan kitapların içeriklerine... Zaten az okuyoruz, okuduğumuzda da aşk okuyoruz, macera okuyoruz.
Bernard Berelson, 1940'ta yayımlanan What Reading Does to People'da "kitap okuma alışkanlığı arttıkça toplumun daha açık düşünceli insanlardan oluşmuş bir topluma dönüşeceği yolundaki beklentilerin asılsız olduğu anlaşılıyor" diyor. Çünkü, insanlar ne kadar dar kafalı iseler, o kadar dar kafalılıkla, dön-dolaş, kendi yanlış tutum, değer, inanç ve düşünce tarzının 'sırtını sıvazlayan' kitapları okurlar. (Ünsal Oskay, Yıkanmak İstemeyen Çocuklar Olalım.) O zaman ne işe yarıyor bu harita? ya da aslında ne anlatıyor? Harita, çıkan oyların sosyo-ekonomik analizini yapmaktan ziyade, kendimizi haklı göstermeye, AKP'ye oy verenleri bir kez daha ötekileştirmeye, onları cahil olmakla, kitap okumamakla suçlayıp durumu "meşrulaştırmaya" yarıyor sadece. Değilse, hepi topu bir kitap fazla okumakla "aydınlanmaz" insan...
Bilimkurgu/fantastik edebiyatın
yaşsız büyükannesi Ursula K. LeGuin’in son kitabı Lavinia 2009 yılında
Metis’ten çıktı.
Türk okurun, özellikle
bilimkurgu/fantastik edebiyat ve ütopya/distopya meraklılarının Mülksüzler,
Karanlığın
Sol Eli, Yerdeniz Üçlemesi (Beşlemesi?) gibi kitaplardan tanıdığı 1929
doğumlu LeGuin, son kitabına Virgil’in
epik şiiri “Aeneid”i orijinal dilinden, Latince, kendi deyimiyle “Çok yavaş: -
günde on dize” okuyarak hazırlanmış. (Şiir, 10000 dizeden oluşuyor... Yani bu
hesapla şiirin tamamını okumaya LeGuin 1000 gün harcamış.)
“Bir kızı vardı,
konacak bütün kalıtına, varlığına
Çok delikanlı istemiş
onu, geniş Latium’dan, Ausonia’dan...”*
Virgil’in Truvalı Aeneas’ın Truva Savaşı
sonrası bir avuç insanla memleketinden ayılıp, “vaadedilmiş” yeni memleketine
ulaşmasını, ulaştığı topraklarda (İtalya) Latium kralının kızıyla evlenip yeni
bir ülke (Roma)kurmasının anlatıldığı “Aeneid”
şiirindeki kral kızı Lavinia, Ursula LeGuin’in kitabıyla ses buluyor.
“Bildiğim kadarıyla bana gerçeklik kazandıran kişi şairimdi.
... Bana o can verdi... Ama o bunları yazmadı. Şiirinde hayatıma önem vermedi.
Beni ihmal etti, çünkü beni ancak ölürken tanıdı.”
Fantastik kurguda LeGuin, M.Ö. 8. yüzyılda geçen epik şiirin
yan karakterlerinden birini- Lavinia’yı
geleceğini öğrenmek, hangi kocaya varması gerektiğine karar vermek üzere
gecelemeye gittiği kutsal mekanda, M.Ö. 1. yüzyılda yaşamış şairinin karşılaştırır.
Tanrı-şair Virgil, ölüm yatağındadır ve Lavinia’ya başına gelecekleri anlatır. Kaderini dinlemeye karar veren sessiz ve uysal
Lavinia, annesinin bütün israrlarına direnerek Turnus’la evlenmeyi reddeder ve
uzaklardan gemiyle gelecek yabancıyı bekler. Kitap da zaten yabancının geldiği
günü anlatarak başlar ve geriye dönerek devam eder. Anlatıcının Lavinia olduğu
kitapta herşey, zaten, Aeneas’ın ölümünün çok sonrasında sürekli geriye
dönülerek anlatılır. İpin bir merkezden
başlayarak öne ve arkaya gidiş gelişleriyle üreyen bir iğne oyası gibi işlenen
hikaye Gürol Koca’nın çevirisinin güzelliği sayesinde müthiş bir keyifle
okunuyor. Virgil’in şiirinden yola çıkıp, hikayede anlatılanlara sadık kalarak
savaşı, aşkı, bir krallığın kurulmasını, Roma-öncesi İtalya’yı anlatan
kitaptaki yan hikayeler de birbirinden çekici.
Bir şairin sessiz yan karakterini
alıp, ona ses veren LeGuin’in kitabını bitirince, LeGuin ya da başka bir yazar
Lavinia’nın acılı ve kızgın annesi Amata’nın hikayesini yazsın istedim. “Annemin o müthiş kederi insanlardan cevap
bulamadı. Onu duyamayan, onunla konuşamayan bir koca, devamlı ağlayan altı
yaşında bir kız ve böyle bir durumda her hizmetçi ve her kölenin yapacağı gibi,
[iki oğlunun]ölümü yüzünden cezalandırılmaktan korkan bir sürü zavallı, ürkmüş
kadınla başbaşa kalmıştı.” İki oğlunu kaybetmiş, büyük bir acıyla yaşıyan,
karılık ve kraliçelik görevlerini yerine getirmeyi reddeden, yalnızca
kadınların katıldığı Caprotinae festivalini yöneten, kızını istemeye gelen
Rutul kralı ve yeğeni Turnus’a aşık bu kadın, sessiz ve uysal, sadık ve
sorumluluk sahibi genç Lavinia’dan daha ilginç geldi bana.
“A pious man explained to his followers: “It is evil to take lives and
noble to save them. Each day I pledge to save a hundred lives. I drop my net in
the lake and scoop out a hundred fishes. I place the fishes on the bank, where
they flop and twirl. “Don’t be scared,” I tell those fishes. “I am saving you
from drowning.” Soon enough, the fishes grow calm and lie still. Yet, sad to
say, I am always too late. The fishes expire. And because it is evil to waste
anything, I take those dead fishes to market and I sell them for a good price.
With the money I receive, I buy more nets so I can save more fishes”.-
ANONYMOUS
Amy Tan Çin'den
ABD'ye göç eden bir ailenin kızı. 1952 yılında California Eyaleti’nin Oakland
şehrinde doğan Tan, 2006'da yayımlanan bu kitabında ABD dışına çıkıyor.
Önceki
kitaplarında Çin’den gelen “geleneksel” anne ile Amerika’da doğan “modern”
kızın ve doğu-batı kültürlerinin çatışmasını son derece esprili bir dille işleyen
Amy Tan, Saving Fish From Drowning
romanında farklı bir konuyu faklı bir anlatım şekliyle ele alıyor.
Kitabın anlatıcısı
bir hayalet. Bu konuda Amy Tan, “anlatıcının hayalet olması, kişiliği olan ve
diğer karakterlerin düşünceleri ile güdüleri konusunda yorum yapma yeteneğine
sahip bir birinci tekil şahıs ağzı kullanmaya imkan tanır” diyor.
“Budha’nın Ayak İzleri”ni
takip emek üzere Çin ve Myanmar seyahatine çıkan 12 Amerikalının “maceraları”,
geziyi planlayan ve 12 kişinin ortak noktası olan ama hikayenin başında “korkunç” şekilde hayatını
kaybeden; Doğu sanatları uzmanı, antikacı, kolleksiyoncu Bibi Chen’in hayaleti
tarafından Amy Tan’in muhteşem mizah anlayışı ile anlatılıyor.
Birbirinden çok
farklı kişilerden oluşan grubun dinamikleri ve Canterbury Hikayeleri’ni
anımsatan şekilde “herkesin ayrı hikayesi” ile kıssadan hisselerinin bir araya
gelmesi kitabı “hikaye anlatımının”
güzel örneklerinden biri yapıyor.
Amerikalı
turistler, Bibi’nin hazırladığı gezi notlarını okumadan, kendilerini tam da “turist” gibi Çin’de
buluyorlar. Diğer kitaplarında “home front”ta geçen Doğu-Batı çatışması motifi,
bu kitapta Amerikalı tursitlerin algısıyla Doğu’nun gerçeği arasındaki çatışma
olarak ortaya çıkıyor.
... “And there – how handy indeed- was a public urinal. This one was recessed in rock, about twenty inches wide, two feet in height,
with a receptacle brimming with what looked like urine and cigarette ashes.
(What that was actually was rainwater that had washed over joss-stick
offerings.) The walls were wavy and smooth, leading Harry to think
it had been worn down by centuries of men seeking the same relief. (Not so.
That stone had been carved to resemble a vulva) And portions of the loo, he
noted, had been etched with grafitti. (The Chinese characters were in reality
an engraving atributed to the Goddess of Female Genitalia, the progenitor of
all life, the bearer of tidings to formerly barren women. ...)” ...
Vaktinde oryantalist bakış açısıyla Osmanlı’ya gelip
hatıralarını yazan seyyahların gözlüklerinden bakar gibi Doğu’ya bakan
turistler de İngilizce bilen tüm
Çinlilerin hemen her konuyla ilgili “no worries” diyebilmesine şaşar. “ ... “No
worries” at every turn. Lost your luggage? No worries! Your room’s crawling
with fleas? No worries. ...”
Noel arifesinde,
uyuya kaldığı için gruba katılamayan bir kişi dışındaki herkes Myanmar’ın yerel
kabilelerinden “Karen”lardan yüzyıl kadar önce Hristiyanlaştırılan ve kendi
“melez” Hristiyanlıklarını uygulayan “Lord’s Army” (ya da turistlerimizin “Lajamee”
olarak algıladığı bir grup) tarafından
kaçırılıyor. “İlkel” kabile ile
Amerikalı turistlerin etkileşimi sürecinde Doğu-Batı çatışması, uydu yayınları sayesinde
iyice küçülen dünya, “melezleşen” kültürler, olgular ve algılar arasındaki farklılar daha da yoğunlaşarak ve
muhteşem bir anlatımla kitabın sonuna kadar devam ediyor.
Bu noktada
yazarın kitaba başlama noktası
olarak belirttiği sorunsal da
irdeleniyor: Her kitabına bir takım sorulara cevap aramakla başladığını
söyleyen Amy Tan Saving Fish From
Drowning’e de “haddinden fazla şanslı olmakla, kendinden daha şanşsız
olanlara yardım etmek arasındaki çelişkili duygularla yola çıktığını”
belirtiyor.
Yazar kitabın
başlangıcındaki “okuyucuya not” bölümünde “ bir gün New York’ta dolaşırken
bastıran sağanak yağmurdan kaçmak için “Amerikan Psişik Araştırmalar Derneği”ne
sığınmak zorunda kaldığını, burada Karen Lundergaard’ın 54 seans boyunca Bibi
Chen’in anlattığı hikayeyi kaleme aldığı el yazmaları ile karşılaştığını; San
Fransisco’ya dönüşünde de bir kaç kez
Karen Lundergaard’la buluştuğunu anlatıyor. Tamamen kurmaca olan bu bölümle, “Turistler Burma’dan
Kaçıyor, 11 Kayıp Amerikalı Korkuya Yolaçtı” başlıklı gazete kupürü okuyucuda
“gerçeklik” duygusu uyandırıyor. Ayrıca bitki örtüsünden, topografiye;
mekanlardan, pazarlarda satılan hediyelik eşyalara her yeri büyük bir detayla
betimleyen Amy Tan bu gerçeklik duygusunu kurguya büyük bir başarıyla taşıyor.
Positioning: the
Battle for Your Mind, Al Ries ve Jack Trout
McGraw-Hill, 2001, 213
sayfa, paperback
Herşeyin ve herkesin
konumlandırması var zihnimizde: Üründen
hizmete, ülkeden şehre, dini kurumdan eğitim kurumuna, araç kiralamadan politikacıya
sanatçıya... James Twitchell’ın 2005
yılında yayımlanan Branded Nation: The Marketing of
Megachurch, College Inc., and Museumworldkitabında da belirtildiği gibi herşey ve
herkes bir marka ya da marka adayı aslında. Piyasa giderek genişliyor, ürün,
hizmet ve kendisini markalaştırmaya çalışan insan sayısı hızla artıyor. Ortada
müthiş bir mesaj kalabalığı var. Üstelik mesajlar birbirine benziyor ve
mesajları ulaştırmaya çalıştığımız kitlelere kendimizi /ürünümüzü/hizmetimizi
duyurmamız gerekiyor.
Gereğinden kalabalık piyasada
görülmenin ve duyulmanın yollarını bundan 11 yıl önce anlatan kitabın yazarları
Ries ve Trout, 1970’lerin başlarında yazdıkları makalelerle, klasik pazarlama stratejilerinin üzerine kurgulandığı
4P’ye (yani Product (ürün), Price
(fiyat), Place (mahal) ve Promotion (tanıtım)) gelmeden önce gidilmesi gereken
yollardan biri olarak ortaya bir “P” daha ekleyenlerden. (Bugün P’lerin sayısı giderek arttı, kimine
göre 6, kimine göre 7 kimine göre ise 11 P var dikkate alınması gereken) Pazarlama planı mutlaka
“R” (research/araştırma) ile başlamalı, müşteriler“S” (segment/kesit) lere ayrılmalı, üretici
şirket ürünü/hizmetien üst seviyede
kimesatacağına karar vermeli yani “T”
(targeting/hedefleme) yapılmalı. Positioning (konumlandırma) dediğimiz herşeyi
bir araya getiren: ürüne (product)– fiyata – müşteri kesitine (segment) –
ürünün nerede satılacağına (pl ace) – ne tip tanıtımlar yapılacağına
(promotion) karar verirken işin başı “konumlandırma” diyor Ries ve Trout.
Konumlandırmayı da ürünle
değil, potansiyel müşterinin zihniniyle ilişkilendiriyorlar. Piyasada çok fazla ürün, çok fazla şirket ve
çok fazla pazarlama gürültüsü var, bu nedenle mesajın son derece basit ve net
olması şart. İletişimde de “az çoktur” yolunu izlemek ve minimalist olmak gerekiyor.
Amerikadan verilen bir
örnekle, “Lord’s Prayer’da 56 kelime,
Lincoln’ün Gettyburg nutkunda 266 kelime, 10 emir2de 297 kelime,
Bağımsızlık Bildirgesi’nde 300 kelime varken ABD’de lahanın fiyatını belirleyen hükümet kararnamesinde 26911
kelime var” deniyor.
Şirketinize ya da ürüne
verilen ismin öneminin anlatıldığı “ismin gücü”
bölümünde ilginç bir psikoloji deneyine yer veriliyor: Dr. Herbert
Harari ve Dr. John W. McDavid dördüncü sınıf öğrencileri seviyesinde yazdıkları
kompozisyonları iki popüler isim (David ve Michael) iki de popüler olmayan isim
(Hubert ve Elmer) olarak imzalayıp ilkokul öğretmenlerinin değerlendirmesi
isteniyor. Sonuçta öğretmenler popüler isimlere daha yüksek not veriyor. İsimleri negatiften pozitife çevirmenin
yolları arasında da “mısır şurubu”nun Amerika’da ve mısır şekeri kelimelerini kullanarak
“mısır pancarı” “şeker kamışı” dışında üçüncü bir şeker kaynağının zihinlerde
“mısır” haline dönüştürülmesini anlatıyor. Süt dediğimiz şey memeli hayvanların bebeklerini beslemek
ürettikleri bir salgıyken “soya sütü” de nereden çıktı sorusu da bu noktada
cevap buluyor.
İsim olarak kısaltma
kullanılması konusunda da dikkatli olmak
gerektiğini söyleyen yazarlar, isminiz yeterince biliniyorsa kısaltma
kullanmanızda bir sakınca yoktur dedikten sonra Business Week aboneleri
arasında yapılan bir araştırmada isimleri kısaltma olan, harflerden oluşan
markların bilinirliğinin ortalama %49,
kelimelerden markların bilinirliğininse %68 olduğuna dikkat çekiyorlar. Üstelik
isminizin baş harflerinden oluşacak bir kısatmanın General Aniline & Film
şirketinde olduğu gibi “GAF”a dönüşmemesine de özen göstermek lazım.
Ürünüze verdiğiniz isimle
ilgili “alışveriş listesi” ve “barmen” testi yapın diyen Ries ve Trout “buzlu
JB” istediğinizde bardağınızda gelecek olan bellidir, “bir şişe Dom Perignon”
derseniz şampanyanız gelir, ama bir “buzlu Cutty” dedikten sonra barmen
sizin ucuz Cutty Sark mı yoksa 12-yıllık
pahalı Cutty mi istediğinizi nasıl anlayacak
diye soruyorlar, ardından da Aspirin üreten Bayer aynı isimle “non-aspirin” sattığında en büyük rakibi sadece kendisi olacaktır diye
ekliyorlar. “İsim lastik gibidir: bir
yere kadar esner, ama bir yere kadar” saptaması yapan yazarlar, “üstelik ne
kadar esnerse gücü o kadar azalır” diyorlar.
23. bölümünde “kendinizi
ve kariyerinizi konumlandırmak” konusunu da işleyen kitap artık günlük hayatımıza giren Positioning ya
da “konumlandırma”yı pazarlama alanında ilk
kullananların kaleminden okumak için birebir.
Birbirinden eğlenceli örneklerle dolu kısacık kitap herkesin ilgisini
çekecektir. Hararetle tavsiye edilir.