- sesli okumanın keyfini, doğru vurgulamanın, doğru tonlamanın, doğru telafuzun önemini,
- okurken sözlük, ansiklopedi karıştırmanın gerekliliğini,
- okunan konu üzerine düşünmenin, tartışmanın, fikir yürütmenin okumanın bir parçası olduğunu,
- başta da ağız/diş sağlığı olmak üzere kişisel bakımın değerini,
- içkinin nasıl içileceğini , rakıyla çayın birlikte içilebildiğini,
- toplu kullanılan banyo, tuvaletleri temiz bırakmak gerektiğini; tuvalet fırçası kullanmayı; lavaboyu kurulamadan tuvaletten çıkmamayı,
- randevulara erken gitmeyi, kimseyi bekletmemeyi,
- merak duymayı, araştırmayı, denemeyi,
- inançlara saygılı olmayı,
- güzel hikaye anlatmayı,
- güzel şiir okumayı,
- bir kaç türkü, bir kaç şarkı bilmenin gereğini, keyiflenince bir şarkı mırıldanmanın güzelliğini,
- erkeklerin kahkaha atması kadar, ağlamasının da mümkün olduğu,
- iyi araba kullanmanın ilk kuralının arabaya iyi bakmak olduğunu,
- dürüst, namuslu, erdemli politika yapılabileceğini
iletişim, halkla ilişkiler, hedef kitle, şirket-müşteri ilişkileri, kurumsal yayın, basın ilişkileri konularında ondört yıllık tecrübe + yüksek lisans eğitimi sırasında pekişen bilgiler + merak, okuma ve gözlem tutkusunun tetikledikleri... hepsi burada, hepsi ve fazlası :-)
9 Temmuz 2012 Pazartesi
Hayat
Babamdan öğrendiğim şeyler var... Biraz Behramoğlu vari bir başlık oldu biliyorum ama, bir süredir 40 yıldır babamdan öğrendiklerimi düşünüyorum:
Kitap
LAVİNİA
Ursula K. LeGuin
Metis Yayınları, Kasım 2009,283 sayfa
Bilimkurgu/fantastik edebiyatın
yaşsız büyükannesi Ursula K. LeGuin’in son kitabı Lavinia 2009 yılında
Metis’ten çıktı.
Türk okurun, özellikle
bilimkurgu/fantastik edebiyat ve ütopya/distopya meraklılarının Mülksüzler,
Karanlığın
Sol Eli, Yerdeniz Üçlemesi (Beşlemesi?) gibi kitaplardan tanıdığı 1929
doğumlu LeGuin, son kitabına Virgil’in
epik şiiri “Aeneid”i orijinal dilinden, Latince, kendi deyimiyle “Çok yavaş: -
günde on dize” okuyarak hazırlanmış. (Şiir, 10000 dizeden oluşuyor... Yani bu
hesapla şiirin tamamını okumaya LeGuin 1000 gün harcamış.)
“Bir kızı vardı,
konacak bütün kalıtına, varlığına
Egemen, gelişmiş,
olgunlaşmış, kocaya varma çağında.
Çok delikanlı istemiş
onu, geniş Latium’dan, Ausonia’dan...” *
Virgil’in Truvalı Aeneas’ın Truva Savaşı
sonrası bir avuç insanla memleketinden ayılıp, “vaadedilmiş” yeni memleketine
ulaşmasını, ulaştığı topraklarda (İtalya) Latium kralının kızıyla evlenip yeni
bir ülke (Roma)kurmasının anlatıldığı “Aeneid”
şiirindeki kral kızı Lavinia, Ursula LeGuin’in kitabıyla ses buluyor.
“Bildiğim kadarıyla bana gerçeklik kazandıran kişi şairimdi.
... Bana o can verdi... Ama o bunları yazmadı. Şiirinde hayatıma önem vermedi.
Beni ihmal etti, çünkü beni ancak ölürken tanıdı.”
Fantastik kurguda LeGuin, M.Ö. 8. yüzyılda geçen epik şiirin
yan karakterlerinden birini- Lavinia’yı
geleceğini öğrenmek, hangi kocaya varması gerektiğine karar vermek üzere
gecelemeye gittiği kutsal mekanda, M.Ö. 1. yüzyılda yaşamış şairinin karşılaştırır.
Tanrı-şair Virgil, ölüm yatağındadır ve Lavinia’ya başına gelecekleri anlatır. Kaderini dinlemeye karar veren sessiz ve uysal
Lavinia, annesinin bütün israrlarına direnerek Turnus’la evlenmeyi reddeder ve
uzaklardan gemiyle gelecek yabancıyı bekler. Kitap da zaten yabancının geldiği
günü anlatarak başlar ve geriye dönerek devam eder. Anlatıcının Lavinia olduğu
kitapta herşey, zaten, Aeneas’ın ölümünün çok sonrasında sürekli geriye
dönülerek anlatılır. İpin bir merkezden
başlayarak öne ve arkaya gidiş gelişleriyle üreyen bir iğne oyası gibi işlenen
hikaye Gürol Koca’nın çevirisinin güzelliği sayesinde müthiş bir keyifle
okunuyor. Virgil’in şiirinden yola çıkıp, hikayede anlatılanlara sadık kalarak
savaşı, aşkı, bir krallığın kurulmasını, Roma-öncesi İtalya’yı anlatan
kitaptaki yan hikayeler de birbirinden çekici.
Bir şairin sessiz yan karakterini
alıp, ona ses veren LeGuin’in kitabını bitirince, LeGuin ya da başka bir yazar
Lavinia’nın acılı ve kızgın annesi Amata’nın hikayesini yazsın istedim. “Annemin o müthiş kederi insanlardan cevap
bulamadı. Onu duyamayan, onunla konuşamayan bir koca, devamlı ağlayan altı
yaşında bir kız ve böyle bir durumda her hizmetçi ve her kölenin yapacağı gibi,
[iki oğlunun]ölümü yüzünden cezalandırılmaktan korkan bir sürü zavallı, ürkmüş
kadınla başbaşa kalmıştı.” İki oğlunu kaybetmiş, büyük bir acıyla yaşıyan,
karılık ve kraliçelik görevlerini yerine getirmeyi reddeden, yalnızca
kadınların katıldığı Caprotinae festivalini yöneten, kızını istemeye gelen
Rutul kralı ve yeğeni Turnus’a aşık bu kadın, sessiz ve uysal, sadık ve
sorumluluk sahibi genç Lavinia’dan daha ilginç geldi bana.
6 Temmuz 2012 Cuma
Kitap
SAVING FISH FROM DROWNING
Amy Tan
2006 Ballantine Books
ISBN- 100345 46401-X
496 sayfa
“A pious man explained to his followers: “It is evil to take lives and
noble to save them. Each day I pledge to save a hundred lives. I drop my net in
the lake and scoop out a hundred fishes. I place the fishes on the bank, where
they flop and twirl. “Don’t be scared,” I tell those fishes. “I am saving you
from drowning.” Soon enough, the fishes grow calm and lie still. Yet, sad to
say, I am always too late. The fishes expire. And because it is evil to waste
anything, I take those dead fishes to market and I sell them for a good price.
With the money I receive, I buy more nets so I can save more fishes”.-
ANONYMOUS
Amy Tan Çin'den
ABD'ye göç eden bir ailenin kızı. 1952 yılında California Eyaleti’nin Oakland
şehrinde doğan Tan, 2006'da yayımlanan bu kitabında ABD dışına çıkıyor.
Önceki
kitaplarında Çin’den gelen “geleneksel” anne ile Amerika’da doğan “modern”
kızın ve doğu-batı kültürlerinin çatışmasını son derece esprili bir dille işleyen
Amy Tan, Saving Fish From Drowning
romanında farklı bir konuyu faklı bir anlatım şekliyle ele alıyor.
Kitabın anlatıcısı
bir hayalet. Bu konuda Amy Tan, “anlatıcının hayalet olması, kişiliği olan ve
diğer karakterlerin düşünceleri ile güdüleri konusunda yorum yapma yeteneğine
sahip bir birinci tekil şahıs ağzı kullanmaya imkan tanır” diyor.
“Budha’nın Ayak İzleri”ni
takip emek üzere Çin ve Myanmar seyahatine çıkan 12 Amerikalının “maceraları”,
geziyi planlayan ve 12 kişinin ortak noktası olan ama hikayenin başında “korkunç” şekilde hayatını
kaybeden; Doğu sanatları uzmanı, antikacı, kolleksiyoncu Bibi Chen’in hayaleti
tarafından Amy Tan’in muhteşem mizah anlayışı ile anlatılıyor.
Birbirinden çok
farklı kişilerden oluşan grubun dinamikleri ve Canterbury Hikayeleri’ni
anımsatan şekilde “herkesin ayrı hikayesi” ile kıssadan hisselerinin bir araya
gelmesi kitabı “hikaye anlatımının”
güzel örneklerinden biri yapıyor.
Amerikalı
turistler, Bibi’nin hazırladığı gezi notlarını okumadan, kendilerini tam da “turist” gibi Çin’de
buluyorlar. Diğer kitaplarında “home front”ta geçen Doğu-Batı çatışması motifi,
bu kitapta Amerikalı tursitlerin algısıyla Doğu’nun gerçeği arasındaki çatışma
olarak ortaya çıkıyor.
... “And there – how handy indeed- was a public urinal. This one was recessed in rock, about twenty inches wide, two feet in height,
with a receptacle brimming with what looked like urine and cigarette ashes.
(What that was actually was rainwater that had washed over joss-stick
offerings.) The walls were wavy and smooth, leading Harry to think
it had been worn down by centuries of men seeking the same relief. (Not so.
That stone had been carved to resemble a vulva) And portions of the loo, he
noted, had been etched with grafitti. (The Chinese characters were in reality
an engraving atributed to the Goddess of Female Genitalia, the progenitor of
all life, the bearer of tidings to formerly barren women. ...)” ...
Vaktinde oryantalist bakış açısıyla Osmanlı’ya gelip
hatıralarını yazan seyyahların gözlüklerinden bakar gibi Doğu’ya bakan
turistler de İngilizce bilen tüm
Çinlilerin hemen her konuyla ilgili “no worries” diyebilmesine şaşar. “ ... “No
worries” at every turn. Lost your luggage? No worries! Your room’s crawling
with fleas? No worries. ...”
Noel arifesinde,
uyuya kaldığı için gruba katılamayan bir kişi dışındaki herkes Myanmar’ın yerel
kabilelerinden “Karen”lardan yüzyıl kadar önce Hristiyanlaştırılan ve kendi
“melez” Hristiyanlıklarını uygulayan “Lord’s Army” (ya da turistlerimizin “Lajamee”
olarak algıladığı bir grup) tarafından
kaçırılıyor. “İlkel” kabile ile
Amerikalı turistlerin etkileşimi sürecinde Doğu-Batı çatışması, uydu yayınları sayesinde
iyice küçülen dünya, “melezleşen” kültürler, olgular ve algılar arasındaki farklılar daha da yoğunlaşarak ve
muhteşem bir anlatımla kitabın sonuna kadar devam ediyor.
Bu noktada
yazarın kitaba başlama noktası
olarak belirttiği sorunsal da
irdeleniyor: Her kitabına bir takım sorulara cevap aramakla başladığını
söyleyen Amy Tan Saving Fish From
Drowning’e de “haddinden fazla şanslı olmakla, kendinden daha şanşsız
olanlara yardım etmek arasındaki çelişkili duygularla yola çıktığını”
belirtiyor.
Yazar kitabın
başlangıcındaki “okuyucuya not” bölümünde “ bir gün New York’ta dolaşırken
bastıran sağanak yağmurdan kaçmak için “Amerikan Psişik Araştırmalar Derneği”ne
sığınmak zorunda kaldığını, burada Karen Lundergaard’ın 54 seans boyunca Bibi
Chen’in anlattığı hikayeyi kaleme aldığı el yazmaları ile karşılaştığını; San
Fransisco’ya dönüşünde de bir kaç kez
Karen Lundergaard’la buluştuğunu anlatıyor. Tamamen kurmaca olan bu bölümle, “Turistler Burma’dan
Kaçıyor, 11 Kayıp Amerikalı Korkuya Yolaçtı” başlıklı gazete kupürü okuyucuda
“gerçeklik” duygusu uyandırıyor. Ayrıca bitki örtüsünden, topografiye;
mekanlardan, pazarlarda satılan hediyelik eşyalara her yeri büyük bir detayla
betimleyen Amy Tan bu gerçeklik duygusunu kurguya büyük bir başarıyla taşıyor.
Amy Tan’ın diğer kitapları
The Joy Luck Club (1989)
Talih Kuşu (Can Yayınları, 1994)
The Hundred Secret Senses (1995)
The Kitchen God’s Wife (1991)
Mutfak Tanrısı (Can Yayınları, 1996)
Bonesetter’s Daughter (2001)
Çıkıkçının Kızı (Epsilon Yayınları, 2003)
Film
The Joy Luck Club, 1990
Yapımcı: Oliver Stone, Amy Tan, Patrick Marley
Yönetmen: Wayne Wang
5 Temmuz 2012 Perşembe
iki ay oldu...

Çok güzel adamdı benim yakışıklı babam. Çapkınından haza beyefendi, muhteşem bir entelektüel, sapına kadar sosyal demokrat, iyi içici, muhteşem şoför, çocukların gençlerin sevgilisi... Cenazesinden önceki gün yardımcılığını yapmış bir ağabeyimiz söylüyordu: Bakan gelse, Başbakan gelse onu makam odasının kapısında karşılarmış da, çocuklardan oluşan bir heyet gelse taa belediye binasının girişine inermiş... (1984-1994 ve 1999-2004 yılları arasında 3 dönem belediye başkanlığı, öncesinde de kooperatifçilik, Ziraat Odası Başkanlığı, Ticaret Odası Başkanlığı, CHP ilçe başkanlığı yaptı Salihli'de. 1960'ların başlarında TİP'i Salihli'de örgütleyen, müdürlüğünü yaptığı ve babasına ait iplik fabrikasının işçilerini sendikalaşmak üzere örgütlemesi yüzünden babası tarafından işine son verilen bir adamdı.)
O kadar damga vurmuştu ki Salihli'ye sağa dön açtığı bir meydan, sola dön yaptırdığı Belediye Binası...
Ayarlamış olmalı ki gideceği zamanı, onun başlattığı ve yıllardır kesintisiz süren Şiir İkindileri'nin 47.'si yapıldı cenaze töreninin ardından. İkindilere gidenler, ruhunun salonda dolaştığını iddia ettiler.
O kadar damga vurmuştu ki Salihli'ye, müftü de imam da "Zafer Keskiner kulun" diyemediler, "Allah'ım sen Zafer Keskiner Başkanımızın günahlarını affet" dediler...
Törene binler aktı, köylüsü, işçisi, memuru, sanatçısı (şairi, ressamı, yazarı), çoluğu, çocuğu, genci, kadını, erkeği, milletvekili, esnafı binlerce kişi vardı. O kadar kişi "bizim de babamızdı" dedi ki bir an anneme acıdım :-) ...
Beni çarpan Can Yücel'in eşinden Güler Hanım'dan gelen istek oldu: Bir küçük mermere adını yazdırın, Can'ın mezar taşına ekleyelim diye mesaj göndermiş. İki ayda kimbilir kaç defa kurmuşladır çilindir sofrasını, Can Yücel, Cahit Külebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya...
Bir de can dostu, Ergonekon sanıklarından- hükmü verilmeden kansere yenik düşüp giden Engin Aydın ağabeyimizin oğlu Gürhan gazeteye babasının adıyla verdiği ilanda "ben uzun zamandır gelemiyordum Salihli'ye, sen geldin hoşgeldin" demiş... Çok ağladık ailecek... Ama gülerek "birer küfür sallamışlardır birbirlerine, ardından sarılmışlar, tavla oynamaya oturmuşlardır" dedik.
5 Mayıs'tan beri beri bir çok anı tazeledik, hem güldük bu anılarla hem ağladık. Daha bir müddet devam eder bu halimiz diye düşünüyorum.
Güzel adamdı benim babam, adam gibi adamdı... Ölümüne üzülüyorum ayrı, ama kutlanası bir hayattı onunki.
Cenazesinde Tarsus Amerikan Koleji'nin çelengiyle Türkiye Komünist Partisi çelengi yan yanaydı... Bir anlamda bu özetler hayatını :-)
Herkese öyle bir hayat dilerim, dolu dolu...
Bugün bu yazıyı bloga yerleştirirken, web'de fotoğraf aramak için yaptığım araştırmada bu güzel adamın adının Şehir Tiyatrosu binasında yaşayacağını öğrendim... http://www.haberler.com/merhum-baskan-zafer-keskiner-in-adi-sehir-3761375-haberi/
Törene binler aktı, köylüsü, işçisi, memuru, sanatçısı (şairi, ressamı, yazarı), çoluğu, çocuğu, genci, kadını, erkeği, milletvekili, esnafı binlerce kişi vardı. O kadar kişi "bizim de babamızdı" dedi ki bir an anneme acıdım :-) ...
Beni çarpan Can Yücel'in eşinden Güler Hanım'dan gelen istek oldu: Bir küçük mermere adını yazdırın, Can'ın mezar taşına ekleyelim diye mesaj göndermiş. İki ayda kimbilir kaç defa kurmuşladır çilindir sofrasını, Can Yücel, Cahit Külebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Cemal Süreya...
Bir de can dostu, Ergonekon sanıklarından- hükmü verilmeden kansere yenik düşüp giden Engin Aydın ağabeyimizin oğlu Gürhan gazeteye babasının adıyla verdiği ilanda "ben uzun zamandır gelemiyordum Salihli'ye, sen geldin hoşgeldin" demiş... Çok ağladık ailecek... Ama gülerek "birer küfür sallamışlardır birbirlerine, ardından sarılmışlar, tavla oynamaya oturmuşlardır" dedik.
5 Mayıs'tan beri beri bir çok anı tazeledik, hem güldük bu anılarla hem ağladık. Daha bir müddet devam eder bu halimiz diye düşünüyorum.
Güzel adamdı benim babam, adam gibi adamdı... Ölümüne üzülüyorum ayrı, ama kutlanası bir hayattı onunki.
Cenazesinde Tarsus Amerikan Koleji'nin çelengiyle Türkiye Komünist Partisi çelengi yan yanaydı... Bir anlamda bu özetler hayatını :-)
Herkese öyle bir hayat dilerim, dolu dolu...
Bugün bu yazıyı bloga yerleştirirken, web'de fotoğraf aramak için yaptığım araştırmada bu güzel adamın adının Şehir Tiyatrosu binasında yaşayacağını öğrendim... http://www.haberler.com/merhum-baskan-zafer-keskiner-in-adi-sehir-3761375-haberi/
Kitap
Positioning: the
Battle for Your Mind, Al Ries ve Jack Trout
McGraw-Hill, 2001, 213
sayfa, paperback
Herşeyin ve herkesin konumlandırması var zihnimizde: Üründen hizmete, ülkeden şehre, dini kurumdan eğitim kurumuna, araç kiralamadan politikacıya sanatçıya... James Twitchell’ın 2005 yılında yayımlanan Branded Nation: The Marketing of Megachurch, College Inc., and Museumworld kitabında da belirtildiği gibi herşey ve herkes bir marka ya da marka adayı aslında. Piyasa giderek genişliyor, ürün, hizmet ve kendisini markalaştırmaya çalışan insan sayısı hızla artıyor. Ortada müthiş bir mesaj kalabalığı var. Üstelik mesajlar birbirine benziyor ve mesajları ulaştırmaya çalıştığımız kitlelere kendimizi /ürünümüzü/hizmetimizi duyurmamız gerekiyor.
Gereğinden kalabalık piyasada
görülmenin ve duyulmanın yollarını bundan 11 yıl önce anlatan kitabın yazarları
Ries ve Trout, 1970’lerin başlarında yazdıkları makalelerle, klasik pazarlama stratejilerinin üzerine kurgulandığı
4P’ye (yani Product (ürün), Price
(fiyat), Place (mahal) ve Promotion (tanıtım)) gelmeden önce gidilmesi gereken
yollardan biri olarak ortaya bir “P” daha ekleyenlerden. (Bugün P’lerin sayısı giderek arttı, kimine
göre 6, kimine göre 7 kimine göre ise 11 P var dikkate alınması gereken) Pazarlama planı mutlaka
“R” (research/araştırma) ile başlamalı, müşteriler “S” (segment/kesit) lere ayrılmalı, üretici
şirket ürünü/hizmeti en üst seviyede
kime satacağına karar vermeli yani “T”
(targeting/hedefleme) yapılmalı. Positioning (konumlandırma) dediğimiz herşeyi
bir araya getiren: ürüne (product)– fiyata – müşteri kesitine (segment) –
ürünün nerede satılacağına (pl ace) – ne tip tanıtımlar yapılacağına
(promotion) karar verirken işin başı “konumlandırma” diyor Ries ve Trout.
Konumlandırmayı da ürünle
değil, potansiyel müşterinin zihniniyle ilişkilendiriyorlar. Piyasada çok fazla ürün, çok fazla şirket ve
çok fazla pazarlama gürültüsü var, bu nedenle mesajın son derece basit ve net
olması şart. İletişimde de “az çoktur” yolunu izlemek ve minimalist olmak gerekiyor.
Amerikadan verilen bir
örnekle, “Lord’s Prayer’da 56 kelime,
Lincoln’ün Gettyburg nutkunda 266 kelime, 10 emir2de 297 kelime,
Bağımsızlık Bildirgesi’nde 300 kelime varken ABD’de lahanın fiyatını belirleyen hükümet kararnamesinde 26911
kelime var” deniyor.
Şirketinize ya da ürüne
verilen ismin öneminin anlatıldığı “ismin gücü”
bölümünde ilginç bir psikoloji deneyine yer veriliyor: Dr. Herbert
Harari ve Dr. John W. McDavid dördüncü sınıf öğrencileri seviyesinde yazdıkları
kompozisyonları iki popüler isim (David ve Michael) iki de popüler olmayan isim
(Hubert ve Elmer) olarak imzalayıp ilkokul öğretmenlerinin değerlendirmesi
isteniyor. Sonuçta öğretmenler popüler isimlere daha yüksek not veriyor. İsimleri negatiften pozitife çevirmenin
yolları arasında da “mısır şurubu”nun Amerika’da ve mısır şekeri kelimelerini kullanarak
“mısır pancarı” “şeker kamışı” dışında üçüncü bir şeker kaynağının zihinlerde
“mısır” haline dönüştürülmesini anlatıyor. Süt dediğimiz şey memeli hayvanların bebeklerini beslemek
ürettikleri bir salgıyken “soya sütü” de nereden çıktı sorusu da bu noktada
cevap buluyor.
İsim olarak kısaltma
kullanılması konusunda da dikkatli olmak
gerektiğini söyleyen yazarlar, isminiz yeterince biliniyorsa kısaltma
kullanmanızda bir sakınca yoktur dedikten sonra Business Week aboneleri
arasında yapılan bir araştırmada isimleri kısaltma olan, harflerden oluşan
markların bilinirliğinin ortalama %49,
kelimelerden markların bilinirliğininse %68 olduğuna dikkat çekiyorlar. Üstelik
isminizin baş harflerinden oluşacak bir kısatmanın General Aniline & Film
şirketinde olduğu gibi “GAF”a dönüşmemesine de özen göstermek lazım.
Ürünüze verdiğiniz isimle
ilgili “alışveriş listesi” ve “barmen” testi yapın diyen Ries ve Trout “buzlu
JB” istediğinizde bardağınızda gelecek olan bellidir, “bir şişe Dom Perignon”
derseniz şampanyanız gelir, ama bir “buzlu Cutty” dedikten sonra barmen
sizin ucuz Cutty Sark mı yoksa 12-yıllık
pahalı Cutty mi istediğinizi nasıl anlayacak
diye soruyorlar, ardından da Aspirin üreten Bayer aynı isimle “non-aspirin” sattığında en büyük rakibi sadece kendisi olacaktır diye
ekliyorlar. “İsim lastik gibidir: bir
yere kadar esner, ama bir yere kadar” saptaması yapan yazarlar, “üstelik ne
kadar esnerse gücü o kadar azalır” diyorlar.
23. bölümünde “kendinizi
ve kariyerinizi konumlandırmak” konusunu da işleyen kitap artık günlük hayatımıza giren Positioning ya
da “konumlandırma”yı pazarlama alanında ilk
kullananların kaleminden okumak için birebir.
Birbirinden eğlenceli örneklerle dolu kısacık kitap herkesin ilgisini
çekecektir. Hararetle tavsiye edilir.
Etiketler:
Al Ries,
iş dünyası,
Jack Trout,
kitap,
konumlandırma,
pazarlama,
positioning
Nora Ephron'ın anısına
Nora Ephron'ın ölümünün ardından yıllar önce yazdığım bu yazıyı anımsadım. RIP, Nora...
Julie and Julia (2009)
Yönetmen/Yapımcı: Nora Ephron
Senaryo Yazarı : Nora Ephron (You’ve got Mail, Sleepless in Seatle, When Harry Met Sally gibi filmlerin yazarı) ve Julie Powell
Oyuncular: Meryl Streep (Julia Child), Amy Adams (Julie Powell),
Bir film seyrettim, hayatım değişmedi. Sadece
inanılmaz haz alarak ayrıldım salondan. Tam bir “chick flick” olarak adlandırılabilecek,
zarif bir komediyle donatılmış duygusal bir “kadın öyküsü”; iki kadının “yemek
pişirme” paydasındaki hayatları üzerine bir film, Julie and Julia.
Film, yemek kitabı yazarı Julia Childs ile Julia
Childs’ın Mastering the Art of French Cooking kitabında yer alan 524
tarifi 365 gün boyunca pişiren ve bu deneyimini bir blog halinde internet
üzerinde yayımlayan Julie Powell’ın hikayesi.
İki “gerçek” öyküyü birbirine bağlayan, esas
olarak bir kadının diğer kadının yemek tariflerini kullanıyor olması tabii ki,
ancak “zamanın iletişim organlarını” kullanarak yemek pişirme deneyiminin
kitlelerle paylaşılması ve “zamanın siyasi ortamının gölgelediği kişisel
tarihler” de arka plandaki önemli unsurlar.
Julia Child Fransız mutfağını tanıtan yemek kitabı
ve televizyon programlarıyla; ilginç (hatta komik) ses tonu, uzun boyu ve iri
kemikli yapısıyla Amerikan popüler kültüründe (ve dolayısıyla ortak hafızasında)
önemli bir yer sahibi. Amerikalılara
Fransız mutfağını öğreten kadın olarak tanınıyor. 1960’ların başında yayımlanan
televizyon programı, “Fransız Şef” on yılı aşkın süre yayında kalan başarılı
bir program. (örnek programların videolarına http://www.pbs.org/juliachild/
linkinden ulaşmak mümkün)
II. Dünya Savaşı’ndan sonra eşinin Amerikan
Dışişleri mensubu olarak Paris’e atanmasının ardından Fransız yemekleriyle
tanışan Julia, evde oturmak fikrini kabul edemediğinden Fransız mutfağını öğrenmeye
soyunur ve ünlü yemek okulu Cordon Bleu’nun sınıfındaki tek kadın öğrenci olur. Amerikalılar için Fransız Mutfağını
anlatan bir yemek kitabı hazırlayan Simone Beck ve Louisette Berthole ile
tanışır, onların temelini attığı kitabı “Amerikalılaştırma” görevini üstlenir.
Hikayenin Soğuk Savaşın ve komünist avının en
yoğun yaşandığı McCarthy döneminin gölgesinde geçen bu bölümü yönetmenin ışık
ve renk kullanımında farklılığa gitmesiyle
bugünün hikayesinden ayrılır.
2000’lerde (tam zaman vermek gerekirse 2002
Ağustos’undan 2003 Ağustosu’na kadar geçen bir zaman diliminde) geçen Julie
Powell’ın hikayesinin arka planında da, 9/11 sonrası var. Lower Manhattan
Development Corporation’da İkiz Kule
madurları ile ilgili “call center” memuresi olarak çalışan Julie, hayatına
anlam katma çabası içinde Julie & Julia: 365 Days, 524 Recipes,
1 Tiny Apartment Kitchen olarak isimlendirdiği bir blog başlatır. Bir anda tutan ve pekçok kişi
tarafından takip edilen blog’un başarısı bir kitap ve bir filmle de “katlanır”
ya da kanıtlanır”.
Konunun ilginçliği; yemek pişirmenin de iyi yemek
pişiren birini(birilerini) seyretmenin de büyüleyiciliği, sağaltıcığı keyfi ile
birleşince iyi bir film seyretmenin hazzıyla çıkılıyor sinemadan.
Filmden alıntı: Paul Cushing Child “Sen
benim için ekmeğimdeki tereyağ,
hayatımın nefesisin” ( You are the
butter to my bread and the breath to my life.) der eşine ve ona iyi bir
ahçının mutfağında mutlaka olması gereken mermer bir havan hediye eder sevgililer
gününde. Julie’nin eşi Eric’de gene bir sevgililer gününde bu
cümleyi alıntılar ve eşine bir dizi inci kolye hediye eder: Çünkü Julie,
kadınların mutfakta inci kolye takıp en şık halleriyle yemek yaptığı o günlere
özenmektedir.
“Yemek”li
filmler
En temel ihtiyaçlardan sayılan yemek yemek ve
yemek pişirmek, karın doyurmanın ötesine geçip
rafineleştiğinde, neredeyse bir “sanat” olarak önümüze geldiğinde tarifi
zor bir haz yaşarız. Farklı malzemelerin, baharatlar ve ısı etkisiyle
birbirlerini dönüştürmeleri, pırıl pırıl ovulmuş tencereler, kazanlar, kokular,
tatlar, anne evinin mutfağına ve çocukluk günlerine götüren huzurlu bir
yolculuk; tüm duyuları canlandıran muhteşem bir şölendir yemek pişirmek ve
pişirilmesini seyretmek. Sinemaya geçmiş böyle şölen filmlerden birkaçı
arasında yerini alıyor Julie & Julia. Kaçırmayın derim.
Fried Green Tomatoes (Jon Avnet, 1991)
Delicatessen (Marc
Caro- Jean-Pierre Jeunett, 1991)
Like Water for Chocolate (Alfonso Arau, 1992)
Eat Drink Man Woman (Ang Lee, 1994)
Chocolat (Lasse Hallström, 2000)
No Reservations
(Scott Hicks, 2007)
Ratatouille (Brad
Bird, 2007)
İş Güç
Bir kurumun en değerli kaynaklarından biri çalışanlarıdır. Çalışanın kendisini kuruma ait hissetmesi, yaptığı işi ve kuruma katkısını değerli bulması önemlidir. Kurumun ürettiği ürüne ya da sunduğu hizmete, öncelikle çalışanların inancı olmalıdır. Çalışanını motive etmek, onun yaratıcılığını desteklemek kurum yönetiminin zaman ayırması gereken konulardan biridir. Bu kurum özellikle de kar amacı gütmeyen bir sivil toplum örgütüyse...
Ne yapmalı?
- Çalışan eğitimi, deneyimi, pozisyonu ve becerileri doğrultusunda sorumluluk ve inisiyatif alabilmeli. Üst yönetim çalışana güvenmeli...
- Çalışanlar başarıları, yaratıcılıkları doğrultusunda ödüllendirilmeli. Bu ödüllendirmeler, iyi uygulamaların paylaşılarak çalışanın onurlandırılması bile olabilir. Teşekkür edilmek, takdir edilmek çalışanı çoğu zaman motive etmeye yetecektir.
- Çalışanın yasal hakları çalışana bir lütuf gibi verilmemli.
- Çalışanın eksikliklerini, yetersizliklerini, yanlışlarını görmesi sağlanmalı; kendisini yetiştirmesi, geliştirmesi için fırsatlar sunulmalı.
- Çalışan işini yapabilmesi için gerekli bilgi ve kaynağa sorunsuzca ulaşabilmeli.
- Çalışandan bilgisi, becerisi, eğitimi dışında kalan bir performans talep edilmemeli.
- Çalışan kurumunda eşitlik ilkesiyle hareket edildiğini bilmeli.
- Kurum çalışanının yaratıcılığını destekleyen bir ortam sunmalı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



