28 Şubat 2013 Perşembe

Derse girmek, ders vermek

Dördüncü haftayı tamamladım... Otuzikiydi, kırktı derken, "ders ekleme-bırakma" süreci tamamlanınca oldu 52 gencecik öğrencim. Çoğu bir sene içinde mezun olacak gençlere kar amacı gütmeyen kuruluşlarda halkla ilişkiler konusunda ders veriyorum. Arada da hayat deneyimlerimi paylaşıyorum onlarla.
Geçen derste işlerini, eşlerini, dostlarını kötülememeleri tembihledim. Kötüleyecekleri işleri, eşleri ya da dostları varsa bırakıp gitmenin daha dürüstçe olacağını söyledim onlara...

Daha önce de bu konunun diğer yüzünü yazmıştım: Çalıştığı şirketin ürettiği ürüne, sunduğu hizmete güvenmeyen, inanmayan bir personel kadar şirketin itibarına, imajına zarar veren olamaz diye. Konunun bir de kişisel yönü var oysa. Şirketinin ne kadar kötü olduğunu, yöneticilerinin / çalışanlarının beceriksizliğini, kötü niyetliliğini, üretilen ürünlerin, sunulan servislerin kalitesizliğini söyleyen kişi kendi beceriksizliğini, kalitesizliğini de beyan etmiş olmaz mı aslında? "Biz Türklerden adan olmaz" diyen kişinin, adam olmadığını ikrar etmesi gibi; halkla ilişkilerde etik davranılamayabilir diyen halkla ilişkiler profesyonelinin aslında kendisinin etik davranma konusunda çok da prensipli olmayacağını açıkça beyan etmesi gibi... "Kocam çok zevksizdir" diyen kadının, kocasının kendisini seçme konusunda da zevksizlik gösterdiğini kabul etmesi gibi. "Okuduğum üniversite berbattı" diyen mezunun berbat bir eğitim aldığını baştan kabul etmesi gibibi... Örnekleri artırmak o kadar kolay ki... Kendi itibarımıza, adımıza da zarar verdiğini düşünmeden, söylediklerimizin bizi sütten bir ak kaşık gibi çıkacağını zannetmek saflık ötesinde bir durum olsa gerek.
1. Ya sadece olumsuz hisslerimizi ortaya çıkarmaktan, ortalığa zehir çakmaktan hoşlanıyoruz, bu zehir içinde yüzmenin bizi daha da olumsuz duygulara sürüklediğini farketmeden
2. Ya iki yüzlüyüz, ekmeğini yediğimiz işe, aynı yastığa baş koyduğumuz eşe gerçekleri söylemiyoruz
3. Ya da tembel tenekenin, umursamazın biriyiz, durumu değiştirmek, iyileştirmek için bir çaba göstermek yerine şikayet etmeyi tercih ediyoruz.

24 Şubat 2013 Pazar

Fırında Mezgit

Kılçığı az, yemesi kolay, beyaz eti lezzetli bu balığı genelde mısır ununa bulayıp tavada kızartırdık. Ama sağlıklı beslenenler kervanının arkasına takılınca kızartmalar giderek azaldı. Dün Kadıköy Çarşı'da dolaşırken tanesi bir kilo gelen kocaman mezgitlerden alıp farklı bir şey pişirmeyi denedim. Çok da lezzetli oldu. Paylaşmak istedim.

Filetolanıp dört parçaya bölünmüş mezgit
3-4 orta boy taze patates
2 domates
Bir tutam maydanoz
2 iri soğan
1 çorba kaşığı zeytinyağı
Tuz
Karabiber

Derince bir fırın kabının dibi zeytinyağıyla yağlandıktan sonra kabukları soyulup halka halka doğranmış patatesler, soğanlar ve domatesler yerleştirilir, bir çay bardağı kadar su, ağız tadınızın istediği kadar tuz ve karabiberle 180-200 derecelik fırında 40 dakika kadar, patatesler yumuşayana kadar pişirilir. İnce doğranmış maydanozlar ve balık parçaları ilave edildikten sonra bir 15-20 dakika daha pişirilmeye devam edilir. Domateslerin yeterince ekşilik vermediği düşünülüyorsa limon suyu da ilave edilebilir.

3-4 kişilik bir aileye yanında bol salatayla mükemmel bir yemek. Biz uzak doğu usulü pişirilmiş- yağsız- beyaz pilavla yedik... Balıktan çok hazzetmeyen, ama haftada bir yemesi gerektiğini meta zoru kabul eden kızım bile sevdi.
Afiyet olsun.

15 Şubat 2013 Cuma

Reklamlar: kardeş gazeteler Vatan ve Milliyet neyin peşinde?

Milliyet Gazetesi ile Vatan Gazetesi arasında aleni bir reklam savaşı var... Milliyet 60 yıllık geçmişine, her biri 50 yaşının üstünde, gazeteciliğin duayeni köşe yazarlarına vurgu yaparken, Vatan, reklamlarında, genç "hip" yazarlarını övüp, "açın pencereleri, naftalin kokusu çıksın" diyor.

Yaklaşık bir buçuk yıl önce Doğan Grubu tarafından Karacan Grubu ile Demirören ortaklığına satılan aynı grup çatısı altındaki bu iki gazetenin neden birbiriyle çatıştığı sorusu, tamamen farklı hedef kitleleri tanımlayarak toplamdaki okur sayısını artırmayı hedefledikleri şeklinde cevaplanabilir. Yaklaşık 180 bin tirajlı Milliyet ile yine yaklaşık 125 bin tirajlı Vatan arasında "sataşma" gibi algılanabilevek bu reklam kampanyasının sonuçlarını bekleyip görmek lazım... Umdukları gibi bir artış yaşanacak mı? Ters tepip okur kaybıyla mı sonuçlanacak? (15 Şubat 2013)

...
Yaklaşık bir hafta sonra tirajlara baktığımızda Milliyet Gazetesi'nin geçen haftaya kıyasla yaklaşık 600 adet, Vatan Gazetesi'nin de yaklaşık 1200 adet daha fazla sattığı görülüyor. Bu arada Milliyet reklam kampanyasında ufak bir değişikliğe gitti. Artık vurgu yazarların olgunluğu üzerine değil. (21 Şubat 2013)

Üçkağıtçılık

Dün metrobüsle karşıya geçerken sol omuz başımda dikilen adam telefonda konuşmaya başladı... Bebeğine lösemi teşhisi konduğunu, ablasından ilik nakli yapmanın mümkün olduğunu, ama hiç paralarının olmadığını telefondaki amcasına anlatan adamın kızarmış gözlerinden yaşlar akıyordu. Telefondaki amcaya 20 lira için olsun yalvaran adam, kalpsiz amcadan red cevabı almasıyla "inşallah bir gün senin çocuklarının başına böyle şeyler gelmez" diyerek telefonu kapattı.

Vicdanı olanın yaşanan trajediden etkilenmemesi mümkün değil. Sağlık problemi yaşayan bir bebek, ilgili ama parasızlıktan perişan olmuş bir baba... Cebinizden en azından beş on lira vermemeniz için bir neden yok. Bir de sırtını sıvazlayıp adamağızın, geçmiş olsun kardeş, inşallah bir an önce şifasını bulur diyesiniz geliyor.

Bense gülümsemeye başladım. Vicdansızlığımdan değil, ama aynı telefon konuşmasını bir kaç ay önce, nereyse kelimesi kelimesine Kadıköy-Bostancı hattındaki bir minibüste dinlemiştim. Tam da bir üçkağıt meselesiyle karşı karşıyaydık.

Halkla ilişkiler profesyonelleri de, çalıştıkları şirkete/örgüte/şahsa dair çok etkileyici bir hikaye anlatabilirler. Ama hikayenin etkileyici olması kadar doğru olması, halkla ilişkiler profesyonelinin güvenilirliğini, itibarını koruması çok daha önemli.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Kötü satış elemanı müşteriyi de potansiyel müşteriyi de kaybetmenize neden olur

Yarıyıl tatilinden istifade ziyaretimize gelen 15 yaşındaki yiğenimle 14 yaşındaki kızım, "genç kız" olmaları hasebiyle bir gün kendi başlarına takılmak istediler... Bir kaç yıldır toplu taşıma araçlarını kullanma becerilerini geliştiren kızımın liderliğinde AVM'lerin açıldığı saatte evden çıkan iki kuzen önce Kozyatağı Carrefour'a ardından Tepe Nautilus'a gidip dolu dolu bir alışveriş-fastfood-sinema günü geçirdiler. Hava kararmak üzereyken eve dönen kafadarlar, bir yandan satın aldıklarını gösterirlerken- bir kaç t-shirt, bir kaç oje- bir yandan da cıvıl cıvıl yaşadıkları maceraları anlatıyorlardı. Önce Boyner'e girmişler, orada kıyafetlere ayakkabılara bakmışlar, sonra kozmetik bölümünde birbirinden renkli ojelere dalmışlar. Bu sırada yanlarına yaklaşan satış görevlisi Boyner'deki ojelerin onların bütçesi için pahalı olabileceğini, bulundukları AVM'deki Gratis'te daha uygun fiyata oje bulabileceklerini söylemiş. Kızlar, gülerek ama alındıklarını da belirterek "ne kadar paramız olduğunu nereden biliyordu ki?" dediler. Bir daha kolay kolay Boyner'e girmeyeceklerini de söylemeyi ihmal etmediler.

Satış elemanı muhtemelen, kendince kızlara iyilik ederken iki ölümcül hata yaptı. Çalıştığı marka yerine müşteri adaylarına bir başka marka önererek, mağazada satılan malların fiyat/kalite paritesi hakkında müşterinin (potansiyel müşterinin) markanın vermek istediğinden farklı bir fikir edinmelerini sağladı- bizim gençlerin kafasında marka öncelikle "kazıkçı" olarak konumlandı. İkinci hatası, kızlara önyargılı davranarak, paraları olmadığı varsayımından hareket etmekti. Tam da yüksek alışveriş potansiyeline sahip, bir kaç sene sonrasının sadık müşterileri olmaya aday gençleri "aşağılayarak" onları baştan kaybetti.

12 Şubat 2013 Salı

Kadınlık, Annelik, İnsan Olma Üstüne

Türkiye'de doğurganlığın düşmekte olması dolayısıyla nüfusun yaşlanma sürecine girdiği anlaşıldığından beri ailelere - dolayısıyla kadınlara doğurmaları gereken çocuk sayısı konusunda başbakan sözcülüğünde telkinlerde bulunuluyor. Kadınlık hallerinden biri olan annelik ön plana çıkarılmak isteniyor.

Gebelik ve çocuğun anneden ayrılabileceği kimine göre ilk iki kimine göre ilk üç yıl hesaba katıldığında kadının yaklaşık dokuz yıl boyunca eve kapanarak çocuklarıyla uğraşması talep ediliyor. Ortalama 70 yıl yaşayan bir kadının, kadın olduğu 15 yaşından adetten kesildiği 45 yaşına geçen 30 yılının dokuzunu gebelik- doğum- temel bebek bakımı ve beslenmesi için eve kapanarak geçirmesi isteniyor.

Kadının insan olarak, çalışma, üretme, ailesi dışında - okul, dernek, iş yeri gibi- farklı gruplara ait olma, para kazanarak kendisini emniyette hissetme, kendisini gerçekleştirme konularında talepleri olabileceği gerçeği göz ardı ediliyor.

Annemin babamdan harçlık isterken her seferinde ne kadar utanıp sıkıldığını hatırlıyorum. Bu nedenle ben yetişirken bana sürekli bir meslek sahibi olmam gerektiğini- dolayısıyla okumamın şart olduğunu- meslek sahibi olmadan ayaklarım üzerinde duramayacağımı öğütledi. Zamanla pek çok annenin kızlarına benzer bir öğüt verdiğini anladım. Eve kapanan, çocuk büyüten ve anne/eş kalıplarının dışına çıkamayan kadınlar, kızlarının insan olmasını istiyorlardı...

Çocuk bakımı kadın erkek arasında paylaşılmadıkça, kadın ve erkeğe doğum izni verilmedikçe, iş verenler ve devlet çocuk bakımı konusundaki sorumluluğu üstlenmedikçe nüfusun gençleşmesi çalışmaları işe yaramayacaktır.

29 Ocak 2013 Salı

Ne çok ölüm...

Türkiye'de yaşı 40'ı aşmış olanların ortak kültürünü temsil eden ne çok yüz göçtü son zamanlarda... Ekrem Bora. (1 Nisan), Ayten Alpman (20 Nisan), Cünet Türel (1 Mayıs), Orhan Boran (26 Mayıs), Metin Erksan (4 Ağustos), Müşfik Kenter (15 Ağustos), Neşet Ertaş (25 Eylül), Berkant (1 Ekim), Erol Günaydın (15 Ekim), Mücap Ofluoğlu (11 Aralık), Leman Çıdamlı (18 Aralık), Kamil Sönmez (20 Aralık), Metin Kaçan (9 Ocak), Burhan Doğançay (16 Ocak), Mehmet Ali Birand (17 Ocak), Toktamış Ateş (19 Ocak), Ahmet Mete Işıkara (21 Ocak), Ferdi Özbeğen (28 Ocak)
Yüksek sanattan halk sanatına, popüler kültürden bilime... Hepimizin belleğinde yer etmiş yüzler, sesler gitti birer birer. Bizleri anılarla- kişisel ya da toplumsal- başbaşa bırakıp bilinmeyene göçtüler.

Gidenlere rahmet dilemekten başka ne gelir elden? Burada yaşam sürüyor işte... Ölüm haberleri kısa bir ara verdiriyor koşuşturmaya, yaşamın ve ölümlü olmanın farkına varılıyor bir anda... Sonra yeniden ölmeyecekmiş gibi yaşamaya devam...